19 Ağustos 2017 Cumartesi

MANOWAR - THE TRIUMPH OF STEEL


Bu albüm yayınlanmadan bir gece önce Yunanistan'da insanların müzik marketlerin kapısında sabaha kadar beklediğine dair haberler almıştık. Gerçekliği bu günün şartlarında tartışılır gibi görünse de o zamanlar yeni yayınlanmış bir albümün el ile tutulur kopyasını edinmek mühim bir konuydu zira albümü dinlemenin tek yolu onu satın almaktı. Peki neden Yunanistan? Çünkü albümün ilk şarkısı 'Achilles,Agony and Ectasy in Eight Parts' yirmi dokuz dakikalık süresiyle albümün en uzun şarkısı olmanın yanı sıra Homeros'un İlyada destanını konu alıyordu. Albümle ilgili önemli bir detay da, Kenny Earl ''Rhino'' Edwards'ın davulcu olarak grupla kaydettiği ilk albüm olmasıdır. 

Albüm Türkiye'de ilk olarak kaset sürüm olarak yayınlandı diye hatırlıyorum. 1992, Türkiye'de herkesin CD satın alabildiği bir yıl değildi. Ben Yunanlı metalciler gibi müzik marketin önünde sabaha kadar nöbet tutmadım ama yayınlandığı hafta sonu yerel müzik marketten kasetimi satın aldım. Bu albüm bir destan ile başladığından diğer albümlere göre daha düşük tempoda başlıyor. İlyada destanı iddialı bir seçim ve işlemesi kolay bir konu değil. Manowar bunun altından başarıyla kalkmış ama yaptığı albümle dinleyicilerini ikiye bölmeyi de başarmıştı. Albümü hiç sevmeyenlerin yanında taparcasına seven Manowar hayranları oluştu. Ben iki tarafta da değildim açıkçası. İlk başta biraz daha temkinli yaklaştığım şarkıları zamanla çok sevdim. İlyada destanını takip eden yedi şarkının hepsi birbirinden güzeldi ve özellikle daha sonra Rhapsody of Fire grubu tarafından da yorumlanacak olan 'The power of thy sword' ile 'Ride the dragon' benim favorilerim olacaklardı. Kapanış şarkısı olan 'Master of the wind' ise Manowar hayranları için adeta bir marş niteliğindeydi. 

Dediğim gibi kaseti yayınlanır yayınlanmaz almıştım ve bu yazıyı yazdığım 2017 yılına kadar dile kolay yirmi beş yıl fotoğraftaki haliyle sakladım. Kasetler giderek daha nadir bir kimliğe bürünürken onlara iyi bakmak bir koleksiyoncunun önemli görevi olmalı değil mi?

21 Şubat 2017 Salı

SLAYER - REIGN IN BLOOD


1990 yılı büyüleyici bir yıldı benim için. Heavy Metal müzikle ilk tanıştığım zamanki heyecanımı aynı şekilde korumuş olmayı isterdim. Şüphesiz çılgın bir koleksiyoncu olarak disiplinli bir şekilde sevdiğim grupları takip edip, ürünlerini koleksiyonuma dahil etmeye devam ediyorum ama o ilk heyecan çok farklıydı tabi. Slayer ile tanışmam South of Heaven albümü ile olmuştu. O zaman South of Heaven sadece iki yaşındaydı. Şimdi ben bu yazıyı yazarken tam yirmi dokuz yaşında. İnanılmaz ama gerçek. Her neyse efendim, o albümü çok sevince gidip Reign in Blood albümünü de satın aldım. O zaman CD'nin hayalini bile kuramıyorduk tabi. Plak sürümü ise sadece kasete kopya yapan bazı mağazalarda bulunabiliyordu. Türkiye baskı kasetini jelatini açılmamış şekilde sıfır kilometre olarak müzik mağazasından satın almıştım. Fotoğraftaki kaset maalesef o değil tabi. Bu kaset, benim gibi koleksiyoncu olan arkadaşım Mert'in hediyesidir. Tekrar koleksiyonuma dahil olduğu için ne kadar mutlu olduğumu bilemezsiniz. İlk kopyaya ne oldu diye sorarsanız kısaca hikayesini anlatabilirim. Yurt dışına göç etme sevdasıyla elimde ne var ne yok çıkartmak gibi bir deliliğe girdiğim döneme rast geldi ve yok pahasına sattım. Mert sağ olsun, başka bir kopya tekrar koleksiyonumda mevcut artık. 

1990 yılında aldığım kaseti walkmanime taktığımda neye uğradığımı şaşırmıştım. South of Heaven'dan farklıydı ve şimdi ne kadar tuhaf gelse bile, o zaman için bana çok karışık ve gürültülü gelmişti. Şüphesiz o zaman tam hazır değildim bu türden bir müziğe. Oysa aradan geçen bunca zamandan sonra hiç dinlemesem bile kafamda eksiksiz olarak çalan bir albüm bu. Resmen zihnime kazındı ve tüm notalarını ezbere biliyorum. Böylesine kısa bir albümün o etkiyi yaratması gerçekten bariz gol denilecek türden bir başarı. Kerry King'in dediği gibi, Hell Awaits'i takip eden albüm yine aynı çizgide olsaydı bu Slayer'ın sonu olabilirdi. Oysa Slayer Reign in Blood ile bugün bile aşılması mümkün olmayan bir noktaya koydu çıtayı. Öyle ki bir Thrash Metal albümü kaydettiğin zaman bir şekilde Reign Blood ile benzerlik taşımasından kaçamıyorsunuz. 

Türkiye ilk baskı kaset, iki yüzünde de albümün tamamını içeriyor ve bu durum kasetin kapağında da belirtilmiş. Hayatımda dinlediğim en yırtıcı sololarla dolu ve döneminde eşi benzeri olmayan bir albümdür bu. Ölümünden önce yapılan röportajlarda, albüm kaydedildiğinde daha doğmamış olan genç gazetecilerin Jeff Hanneman'a 'Angel of Death şarkısını sen mi yazdın?' diye şaşkınlıkla sormaları, çok komiğime gitmiştir. Kurt kocayınca köpeğin maskarası olurmuş sözü ne kadar da doğruymuş. Slayer Thrash Metal'in tarihini yazdı ve binlerce gruba ilham kaynağı oldu. Reign in Blood ise grubun tarihindeki zirve noktası olmayı her daim sürdürdü. 

8 Şubat 2017 Çarşamba

MEGADETH – PEACE SELLS BUT WHO’S BUYING?


Bu albüm için yazımı, 2017 yılı şubat ayında yazıyorum. Yani ‘Peace Sells’ albümü yayınlandıktan tam olarak otuz sene sonra yazıyorum. Dile kolay otuz sene. Doksanlı yıllarda fotoğrafta gördüğünüz kaset sürümünü koleksiyonuma dahil etmiştim. Muhtemelen 1991 yılı olmalı. Belki de 1992 de olabilir. Doğrusu o dönemde bu müziğe öylesine açtım ki ve keşfedilecek o kadar çok ruh vardı ki, hepsine yeterli zamanı ayıramıyordum. Satın aldım almasına ama ‘Peace Sells’ albümü biraz sıranın arkalarında kaldı.

Hiç şüphesiz o dönemde devlet televizyonunda gece saatlerinde yayınlanmış olan bir Megadeth özel programında, albümün açılış şarkısı olan ‘Wake up dead’ için çekilen videoyu izlediğimde büyülenmiştim. Tel örgülerden oluşan bir kafes içerisinde şarkıyı çalan grup üyeleri ve telleri zorlayıp sonunda içeri girmeyi başaran izleyiciler, hayatımda o güne kadar gördüğüm en etkileyici sahnelerden birisiydi. Programı video kasete kaydetmiştim ve herhalde bozulana kadar seyrettim. Albüme adını veren şarkı ‘Peace Sells’ için çekilen video ise çok daha büyüleyiciydi. Özellikle şarkının orta bölümünde, bağdaş kurmuş videoyu televizyondan izleyen bir çocuk vardı. Sisteme kusursuz uyumlu olduğu belli olan babası odaya dalıp kanalı değiştiriyor ve ‘Ben haberleri izlemek istiyorum’ diyordu. Çocuk ise tekrar Megadeth videosunu açıp ‘Haberler bu’ diyerek olaya son noktayı koyuyordu. O dönemde hiç bir grubun takılmadığı kadar sert ve eleştirel bir tavırdı bu. Dave Mustaine eğer Metallica’dan ayrılmamış olsa, Metallica muhtemelen bugün olduğu kadar meşhur olamazdı zira Dave grubu başka bir yola götürecekti. Dave Megadeth’i kurduğunda ondan ikinci bir Metallica bekleyenler de olmuştur şüphesiz. Oysa Dave’in aklında başka planlar vardı. Ayrılık, müzikseverlere yaramış, biri dünyanın en büyük metal grubu, diğeri de dünyanın en sivri dilli grubu olmuştu.

Dönemin ekonomik şartlarını bilemiyoruz ama Megadeth bu albüm için sadece iki video çekti. O iki video, albümü heavy metal dinleyicisinin kalbine kazımaya yetti. Benim bir diğer favorim de ‘Devils Island’ şarkısıydı. Bu şarkı adeta bir çekiç gibi dinleyicinin kafasına vuruyordu. Aslında ‘Peace Sells’ klasik Megadeth sesliğinin temellerini oluşturan tüm ögelere sahip diyebiliriz. 2017 yılında yayınlanan Dystopia albümünde bile bu etkiler hala mevcut. Elbette müzik aradan geçen otuz senenin ardından daha teknik ve oturaklı ama hala duyduğunuzda ‘İşte bu Megadeth’ diyebiliyorsunuz. Maya yine aynı maya. Bu albüm için belki de yüzlerce ayrı sürüm yayınlanmıştır. Benim için değerli olanı ilk aldığım kaset sürümü. Türkiye baskısı bir kaç defa yapılan kaset şimdilerde nadir sınıfına girdi. Zamanında alan aldı. Bazen meraklıları orada burada sıkışıp kalmış temiz kopyalara da ulaşabiliyorlar. Bu kaset adeta bir tarih ve o tarihin bir parçası olmak da benim için bir gurur.

Yazı: Cem Akyürek
Fotoğraf: Haluk Sözeri

22 Kasım 2016 Salı

TÎR - MOUNTAINS


Soğuk bir kış gecesi, çatı katındaki şöminenin karşısında oturup şarabımdan yudumlarken terasa gelen bir kuzgun, gagası ile hafif bir şekilde cama tıkladı ve irkilerek kendime gelmeme sebep oldu. Ateşi izlerken kendimden geçmiş, farklı diyarlara gitmiştim adeta. Önce soğuktan üşüdüğünü ve bu sebepten içeriye girmek istediğini sandım. Yerimden onu ürkütmeden doğruldum. Yavaşça kapıyı araladığımda, soğuk rüzgarı da peşinden sürükleyerek içeriye girdi. Bu kadar cesur olmasını beklemiyordum doğrusu ama o kara gözlerini bana dikmiş, bir şeyler anlatmak istercesine ötüyordu. Elimi uzattım başına doğru. Sonra sağ bacağına gümüş rengi incecik bir iple sarılmış parşömeni gördüm. Dikkatlice ipi çözüp parşömeni aldım. Minik parşömeni açtığımda, içerisindeki kendisi gibi minicik yazılmış olan yazılar, bir an aynı kuzunun bacağına bağlı olan gümüş iplik gibi parladı. O sırada dışarından uğultuyla bir kez daha rüzgar doldu içeriye. Hemen kapattım kapıyı. Kuzgun kanatlarını açıp silkelendi ve şaşkın bakışlarım arasında şöminenin önüne gidip kendini ısıtmaya başladı. Ben de minik parşömeni alıp çalışma masama geçtim. Yazıları okumak neredeyse imkansızdı. Masanın üzerindeki şamdanın üç mumunu yaktım. Sonra bir büyüteç alıp mum ışığında parşömeni okumaya başladım. 

Sevgili Cem, 
Sana bu mesajı uzun süre önce haritalarda geçmeyen topraklardaki kadim dağlarda yerleştiğim evimden yazıyorum. İnzivaya çekildiğim bu dönemde bana ulaşma fırsatın olamadı şüphesiz. Buradan dış dünyaya haber uçurmak da normal şartlarda mümkün olamıyor ama uzun yıllar üzerinde çalıştığım büyü kitapları, bana beklentimin üzerinde yetenekler ve güçler kazandırdı. Bunları seninle de paylaşmayı isterdim ama senin veya herhangi birinin ağır bedeline katlanmasını beklemek haksızlık olur. O yüzden bir şekilde eğittiğim kuzgunun sana getireceği bu mesaj ile yetineceğim. Bir yandan bu dağları görmeni ve benimle uzun yürüyüşlere çıkmanı o kadar çok isterdim ki. Bu yüzdendir, yaşadıklarımı ve hissettiklerimi sana müzik olarak ulaştırmaya karar verdim. Duyacağın melodilerle yanımda olmasan bile buranın kadim güzelliğini sana yaşatmayı umuyorum arkadaşım. Sana gönderdiğim kuzgunu kucağına alıp kulağına hafifçe 'Dağlar' diye fısılda ve kayıt cihazının açık olduğundan emin ol. Sonrasında arkana yaslanıp gözlerini kapatarak buraya küçük bir ziyaretin tadını çıkart. Umarım bir gün tekrar görüşme fırsatımız olur. 
Dağların huzuru ve ruhu seninle olsun.
Oytun. 

Dediği gibi yaptım ve kayıt cihazını devreye aldıktan sonra şöminenin karşısında keyifle kendini ısıtan kuzgunu kucağıma aldım. Yüzümü ona doğru yaklaştırıp 'Dağlar' diye fısıldadım. Sonra etrafım birden dönmeye başladı gibi bir hisse kapıldım ve ortalık karardı. Sonrası bir rüya olmalıydı. Zirveleri muhtemelen yüzyıllardır karlarla kaplı dağların arasında hafifçe süzülmeye başladım ve bir yandan da o insanın içine işleyen melodiler doldurdu ruhumu. Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum ama uyandığımda sabah olmuş, kuzgun gitmiş, şömine sönmüş,oda soğumaya başlamıştı. Gözüm kayıt cihazına gitti. Çalıştırdığımda rüya olduğunu sandığım melodiler tekrar doldurdu odanın içerisini. Kayıtları müzik paylaşmanın en sıcak yolu olan kasetler ile çoğaltıp meraklıları ile buluşturmak bir görevdi artık benim için. İsmi de şüphesiz 'Dağlar' olacaktı.

Aniden gelen bir esindi camları zorladı. Dışarıda kar yağmaya başlamıştı. Şömineye odun atmak üzere yerimden kalktım. Yapılacak çok iş vardı.

30 Ekim 2016 Pazar

YAŞRU - LIVE IN ISTANBUL 02-10-2016


Yaşru, uzun zamandır özlemle beklediğim türden bir Türk Heavy Metal albümü olmalı zira CD'yi satın aldığım günden bu yana yaklaşık iki ay geçti ve dinlemekten erimek üzere. Grubun beyni Berk Öner, öylesine akıllıca ve üzerinde düşünülmüş bir konsept ile müzik sevenlerin karşısına çıkmış ki, bu güçlü adım karşısında saygı ile eğilmek ve o büyüleyici melodilerin tadını çıkartmaktan başka bir şey kalmamış bizlere. Yaşru'nun üçüncü albümü olan Börübay, aynı zamanda ilk resmi yayını olduğundan şüphesiz daha geniş kitlelere ulaşma fırsatı buldu. Bu şekilde benim müzik setime kadar ulaşan albümü ilk dinlemeye başladığımda, Asya'nın geniş steplerinden gelen sıcak rüzgarlar sardı bedenimi. 552 AD (Börü) ismini taşıyan ve ecnebilerin intro ismini verdikleri açılış melodisi, albümü her nerede dinliyorsanız, oradan alıp götürüyor sizi uzaklara. Öylesine etkileyici bir giriş ki, zaten albüm baştan puanları ve altın yıldızları hanesine yazdırıyor. Peşinden albüme ismini veren Börübay başlıyor tüm haşmetiyle. Dinlerken Börübay ile beraber ıssız steplerde at sürdüğünüzü ve onun silah arkadaşı olduğunuzu hayal edemiyorsanız, emin olun bu şarkının eksikliği değil sizin hayal gücünüzün sınırlanmış olmasından kaynaklıdır. Peşinden bir selam duruşu ile saygımızı gösteriyoruz atalara ve sürpriz bir şekilde tanıdık melodiler takip ediyor atalara olan saygı duruşunu. Barış Manço'nun, o kadim güzel adamın şarkısı Nazar Eyle sahne alıyor. Bu albüm için özel seçilmiş olan şarkı, Avrupa arenasını sallayacak müthiş bir futbolcu transferi adeta. Tam bir nokta atış. Şimdi şampiyon olma zamanı diyor Börübay ama Nazar Eyle şarkısı olmasaydı bile zaten büyük farkla şampiyon olacaktı albüm. Neye uğradığımızı şaşırmış vaziyette gollerin tadını çıkartırken Rüzgarın Yırları giriyor birden. Albümün hit parçası olduğunu söylemeye gerek yok. Dinleyenler zaten notu vermişlerdir. Nitekim öyle olduğunu az sonra bahsedeceğimiz konser kaydında da onaylıyor izleyiciler. Peşinden daha derinlere iniyoruz. Kadim topraklara, Kazakistan'a yol alıyoruz. Asylbek Ensepov'un şarkısı Hafis ile sürüyor müzik rüyası. Albüm kapanışı tempoyu düşürerek yapacak diye bekliyoruz ama yanılıyoruz. Yaşru şarkısı ile tekrar adrenalin akıyor bünyemize ve ne olduğunu anlayamadan albüm bitiyor. Yazarken bile dinliyor iken olduğu kadar keyif aldım doğrusu. Peki yukarıdaki kasetin olayı nedir? Şimdi ona biraz göz atalım. 

Efendim Yaşru üçüncü albümü ile bizi büyüledi ve albüm tanıtım konserinin haberi yayınlandığında tüm ajandamızı alt üst edip programlarımızı bu etkinliğe göre yaptık zira kaçırılmaması gereken bir gösteri olacaktı. Ben bir albümü sevdiğim zaman tutkuyla bağlanıyorum. Bu da onlardan birisi. Konser güzel olacak ya, bir daha izlemez isem nasıl yaşarım? O zaman kaydedeceğiz konseri ki evde ayağımızı uzatıp bir kez daha izleyelim öyle değil mi? Öyle tabi ki. Meslek adına şantiyelerde fotoğraf çekeriz diye aldığımız profesyonel fotoğraf makinesi, akıllı telefonlar çıkınca ilk başta belirlediğimiz görevinden düştü ve kaldı bir köşede. İşte dedim nihayet bir amaca hizmet edecek bu güzel makine. Doldurdum şarjını düştüm yollara. Pazar günleri kolay kolay sokağa çıkmam ama bu konser için elimde fotoğraf makinesi turist gibi atmıştım kendimi vapura. Kadim İstanbul'u izleyerek geçen yolculuk sonrası vardım konser mekanına. Önce Berk'i yakaladım ve tebrik ettim albüm için. Sonra en güzel yere kuruldum malum konseri kaydedip adam gibi elli defa izleyecektim evde. Adamlar sahne aldığında pür dikkat başladım kayda. Albümün tamamını ve diğer iki albümden birer şarkıyı çaldılar. Ayrıca bir de ritüel improvizyon 'Siğz Turkleğr nası diyoğr' ayinsel betimleme gibi bir şarkı çaldılar ki, ağzım açık izledim. Kameranın titrememesi için öyle çaba göstermişim ki elim uyuşmuştu ama hepsini kaydettim. Gece eve geldiğimde bir şarkı izleyeyim dedim ama hepsini bir kez daha izleyerek uykumdan çaldım. Sabah şüphesiz ağlayarak kalkıp işe gidecektim ama değmişti. Sonra kaset yayınlayacak bir distro kurma fikri ile heyecanlandığımda aklıma geldi. Neden konserin de kasetini yapmıyordum ki? Doksanlı yıllardan kalma bir havada şöyle el ile numaralandırılmış nadir bir kaset koleksiyonlarımızda fena mı olurdu. Fikri Berk ile paylaştım ve izin istedim ama o daha evet demeden kaset kapağını çoktan hazırlamıştım. Böyle de heyecanlıyım maalesef. Yapacak bir şey yok. Şimdi o kasetler tek, tek çoğaltıldı ve özel koleksiyonlardaki yerlerini almaya başladılar. Grubun tanıtımına bir nebze katkım olduysa ne mutlu bana. Kaset için çalışırken ve o kapakları tek, tek katlayıp kutulara dizerken aldığım keyif bana fazlasıyla yetti. Konseri çoğaltırken onlarca defa dinlemenin keyfini saymıyorum bile. Müzik olmasaydı ne yapardık biz? 

26 Ekim 2016 Çarşamba

DIABOLICAL - DAIMONION


2005 yılında İzmir'in sıcak yaz rüzgarları esmeye başladığında, denizden bir melodi geldi tuzlu suyun kokusu ile beraber sürüklenerek. Altı genç müzisyen, yaşadıkları toprakların gerçekliğinden uzak, çevrelerindeki çoğunluğun göremeyeceği altın değerinde müzikler bestelemişlerdi. Notalar enstrümanlardan dökülürken ve şiirler şarkı sözüne dönüşürken, idealizm olarak tanımlanması doğru olan bu müzik, şüphesiz müzik kütüphanesindeki değerli raflardan birisinde sonsuza dek kıymetini bilecek müzik sevenleri bekleyecekti. Yıl 2016 olduğunda bir arkadaşımın ilham olması ile kaset yayınlamak gibi çılgınca bir işe giriştim. İnsan bir işi severek yapıyorsa gözü başka bir şeyi görmüyor. Diabolical grubunun Daimonion ismini verdiği ilk ve değerli kayıtları şüphesiz 2005 yılında dinleyicilerin beğenisine sunulmuştu. Peki o günden bu güne kim kalmıştı dinleyenlerden veya kaydedenlerden? Dinleyeni bilmemiz zor tabi ama kaydedenlerden biri olan Ozan geldi beni buldu. İlk defa dinleme fırsatı bulduğum kayıtları çok beğendim.Öyle beğendim ki hemen oturup kaset için kapak tasarımına başladım. Bu kaset Nethescerial'dan sonra ikinci yayınladığım kaset olacaktı. Kağak tasarımını Ozan ile paylaştım. O da heyecanlanınca keyfim ikiye katlandı. Gittim yeni sprey boya aldım kasetleri boyamak için. Diabolical çok değerliydi ve o değeri gösterecek bir renge ihtiyacım vardı. Altın rengi aldım bende. O kadar yakıştı ki kasete anlatamam. Yine elli adet yapacaktım kasetleri. Az olmalıydı. Değerli olmalıydı. Gerçekten dinlemek isteyen elit dinleyiciye hitap etmeliydi. Öyle de oldu. En elit kesim hemen siparişlerini verdi. Mini altın külçelerini tek, tek paketledim ve yeni evlerine doğru yolcu ettim.

Diabolical, Türkiye gibi bir ülkeden çıkmak için fazlasıyla yüksek kalitede bir grup. Bunu anlayabilmek için müziğin içinde çok uzun zaman bulunmuş olmak gerekiyor. Övünmek gibi olacak maalesef ama yapacak bir şey yok. Böylesine güzel bir eserin değerini anlayabilecek kadar müziğin içerisinde bulundum. Tekrar gün ışığına çıkmasına vesile olduğum için de çok mutluyum. Keşke imkanlar daha geniş olsa, bir yapım firmam olsa da en güzel şekilde CD veya LP yapabilsem ama her şey zamanla olur. Şimdilik bu güzel kayıtlara değerini vermeyi başardığıma inanıyorum. Hem de en kült en anlamlı sürüm olan kaset ile. Bu yazıyı okumadan önce Diabolical'dan haberiniz var mıydı bilemiyorum ama bulabilirseniz bir şekilde dinlemenizi tavsiye ederim. Kalitesi derinlerde saklı ve onu hissedebiliyorsanız ne mutlu size. CD-R sürümü kaç adet hazırlandı ve nerelerde ve kimlerde mevcut bilemiyorum ama kaset sürümü bu yazıyı yazdığım ekim 2016 tarihinde mevcut ve elli tane el ile numaralandırılmış sürüm olarak bulunuyor. Gerçi şimdiden on tanesi sahiplerine gitti. Diğer siparişler de hazırlanmaya başlandı. Bu müzik işi var ya, gerçekten büyük keyif.

16 Ekim 2016 Pazar

NETHESCERIAL - DEMO 2005


Yunanlı grup Nethescerial, 2005 yılında yayınladığı demosunu, bir CD-R olarak bana ulaştırmıştı. Çok kötü bir kapak tasarımı olan demoya fazla ilgi göstermemiştim. Çok uzun süreler CD raflarında öylece durdu kaldı. Geçenlerde bir gün internet üzerinde bir sosyal medya platformunda kurduğumuz Çılgın Koleksiyoncular Grubunda bir arkadaşımız, her şeyiyle el üretimi olan kasetlerini paylaştı. Bir çok kaliteli grubunu bünyesinde bulundurduğu ve Merdümgiriz ismini verdiği distrosundaki o şık kasetleri görmelisiniz. 2016 yılında böylesine özele hitap eden sanat eserlerini gerçek müzik sevenlerle buluşturmak her yiğidin harcı değil. Evde gayet yeterli imkanlarla nasıl da ürünler ortaya koyduğunu gösteren videolarını izledikten sonra bir heves de bana geldi ki sorma gitsin. Efendim evde kasetten bol bir şey yok. Kaset kapakları için grafik tasarım desen, o da bende yeterli seviyede mevcut. Tarayıcı, kağıt kesme tahtası, kasetleri boyamak için sprey boya bilmem ne derken baktım ki helva yapmak için her malzeme var. Eh ne duruyorsun? Helva yapsana?

Öyle güçlü bir heves bastırdı ki, önce hangi grubun ne albümünü basacağım düşüncesi ile doldu taştı aklım. Peşinden Nethescerial'in demosu geldi aklıma. Kapağı gerçekten kötüydü. Acaba müzik de öyle miydi. Koydum CD'yi playera ve başladım dinlemeye. Adamlar taş gibi Black Metal çalıyorlar. Kayıt öylesine temiz ki demo demeye bin şahit lazım. Budur dedim ve işe giriştim. Demonun uzunluğuna uygun olduğu için elimdeki 46'lık kasetleri ayırmaya başladım. On tane kadar tertemiz kaset ayırdım bir kenara. Tek, tek kaydettim demoyu bu kasetlere. Kapak da kötü demiştim ya, oturdum şarkı isimlerinin birinden yola çıkarak yeni bir kapak tasarladım. Kara kalem resimlerimi paylaşmak üzere açtığım sosyal medya sayfasına koyduğum Black Candle Illustrations ismine distro ibaresi de ekleyerek işi büyüttüm. Logo zaten hazırdı. Kasetlerin hepsini nalburdan aldığım gümüş rengi sprey boya ile boyadım. Müthiş oldular. En son fotokopiye verdiğim kapakları el ile numaralandırdım. 50 kopya yayınlamaya karar vermiştim. On tanesini bitirdim. Her yere haber uçurdum. Peki grup üyeleri bu işe ne diyecekti? Yaptığım tüm hazırlıkları onlara da elektronik posta ile bildirdim. Cevap veren grup üyesi kesinlikle çalışmamı desteklediklerini ve özellikle kapak tasarımını çok beğendiklerini söyledi. Projenin de önü açıldı. İlk parti üç adet Türkiye'de Death Generation Records'a ulaştı. İkinci parti ise İngiltere'ye Merdümgiriz'e ulaşacak. Daha ilk adımda Black Candle Distro ilk ürünüyle dünya sahnesine çıktı. Yani ne yalan söyleyeyim inanılmaz eğlenceli bir hobi. Şimdi yeni gruplarla da anlaşacağım. İş ticari boyuta gelirse kahkahalarla güleceğim ama o zaman gerçekten tadından yenmeyecek.